Hava mürekkepli kalemle yazıp çizmek ister misiniz?

Mis gibi tertemiz bir havada oturup bir şeyler yazıp çizmeyi, ya da okumayı ister miydiniz? Kim istemez öyle değil mi? Bir de elinizdeki kalem, havayı kirleten trafikteki araçların egzoz borusundan ya da bacalardan toplanmış karbon isinden oluşturulan mürekkeple yazıyorsa, keyif biraz daha katlanabilir.

Tüm bunlar hayal değil, birileri bunu gerçekleştirmiş. Hindistan’da Gravky Labs adında bir girişim, büyük şehirlerde yaşanan hava kirliliğine bir nebze olsun çare bulabilmek için bir cihaz geliştirmiş. Kaalink adlı bu basit aparat, şehir havasını en çok kirleten trafikteki araçların egzozuna takılıyor ve egzosun dışarı saldığı o simsiyah karbon isinin neredeyse tamamına yakınını (yüzde 95) topluyor. Aparat ayrıca bacalara da takılabiliyor.

Bu eser hava kirliliğinden yapılmıştır!

Bu aparatla sadece havanın kirlenmesi önlenilmiyor. Ayrıca toplanan isler sanat ürünleri yaratmada kullanılıyor. Girişim Hong Kong’taki araçlardan topladığı karbonların isiyle sokakları boyayarak güzelleştirmiş. Şimdi de Londra’da karbon isi toplamaya başlayan girişim, isleri bu defa mürekkep haline getirerek markör kalemlerde kullanacak. Kaalink, 50 dakika boyunca çalışan bir aracın egzozundan bir kalem için gerekli olan mürekkebi toplayabiliyor.

Mürekkebin kalitesini arttırarak baskıya uygun hale getirmek için ise çabalar yoğun bir şekilde sürdürülüyor. İşte bu başarıldığında gerçek anlamda bir taşla iki kuş vurulmuş olacak.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Trafikte 12 gün sıkışıp kalsanız ne yapardınız?

 


Şehir yaşamının en büyük sorunlarından birini söyleyin desek eminim bir çok insan trafik der. Hele de İstanbul gibi kalabalık ve iyi ulaşım planı bulunmayan kentlerin en önemli sorunudur trafik.

Geçen yıl trafikte bekleme süresi ortalama 34 saat olan Türkiye, dünyada ortalama trafik sıkışıklığının en yoğun yaşandığı onuncu ülke oldu. Türkiye’de trafik dediğimizde en büyük payın İstanbul’da olduğunu söylememize bilmem gerek var mı. İstanbul’da yaşayıp da trafikten dert yanmayan, trafikte saatler harcamayan insan yok gibidir.

İstanbul’da şu anda kayıtlı 3,75 milyon araç var ve her gün 1.017 yeni araba kaydoluyor. İstanbul’daki sürücüler, her yılın bir haftasını trafiğin açılmasını bekleyerek geçiriyor.

Çok fena değil mi? Ama beterin beteri var derler ya, İstanbul’da da trafik mi var dedirtecek şehirler var. Bu konuda dünya rekoru ise Çin’de kırılmış. 2010 yılında Çin’de trafik kuyruğu 100 kilometreyi bulmuş ve araçlar günde 1 km ilerleyebilmişler. Kaplumbağa ilerleyişiyle trafik tam 12 günde çözülmüş.

Böyle bir kuyrukta olduğunuzu düşünebiliyor musunuz?

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Bal neden eşsiz bir besindir?


Balın ne kadar değerli bir besin olduğunu biliyoruz. Ama balın yaşamı sürdürmek için gerekli olan enzim, asit, mineral, su, protein ve vitamin gibi tüm besin ögelerine sahip olan tek besin olduğunu biliyor muydunuz?

Evet, balın dışında başka hiç bir besin maddesi bir canlının yaşaması için gerekli özlerin tamamını bünyesinde barındırmaz. Bal ayrıca şifa da dağıtır. Eski uygarlıkların da keşfederek tıpta kullandıkları bal, mevsimsel alerjileri, yanık, yara ve deri ülserlerini iyileştiriyor.

Bu kadar eşsiz bir besin olan balda on beş ayrı şeker bulunuyor ama bildiğimiz normal şekerden farklı olarak, sindirime gerek olmadan hızlı bir şekilde kana karışıyor. Onun için eğer çok acil enerjiye ihtiyaç duyuyorsanız, ılık su ile balı karıştırıp için ve bir kaç dakika içinde istediğiniz enerjiye kavuşabilirsiniz. Ama kan şekeriniz yüksekse balı dikkatli tüketmenizde yarar var.

Peki bu kadar sahte balın ortalıkta olduğu bir durumda balın gerçek olup olmadığını nereden anlayacağız? Bunu anlamak çok zor, tam anlamıyla laboratuvar testleri ile netleştirilebilen bir durum ama bazı ipuçları da yok değil. Eğer satın aldığımız bal çiçek balı ise ve buzdolabına koyduğumuzda ya da soğuk bir ortamda kaldığında şekerlenmiyorsa üzgünüm ama o bal gerçek değildir, yememeniz daha iyi.

Ayrıca bal, nem, güneş ışığı, kaynatma gibi sıra dışı bir etkiye maruz kalmadıkça bozulmaz ve bayatlamaz. Eğer aldığınız bal bir süre sonra ekşidiyse, demek ki olgunlaşmadan hasat edilmiştir.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

1 Nisan’da neden şaka yapıyoruz?

Bugün 1 Nisan. Tüm dünyada şakaların yapıldığı gün. İnsanların aslında soğuk ve karanlık kış günlerinin bitip sıcak ve aydınlık günlerin başlamasının sevincini şakalarla yansıttıkları gün.

1 Nisan şakalarının altında yatan temel neden bu olsa da herşeyde olduğu gibi bunun tüm dünyaya yayılmasına yardımcı olacak dönüm noktası 1594 yılında Fransa’da yaşanan bir değişiklik. Bu tarihte Fransız kralının o güne kadar 1 Nisan’da kutlanan yılbaşını 1 Ocak tarihine alması halktan bazı kesimlerin eski alışkanlıklarını sürdürme ısrarı ile karşılanmış. Eee insanoğlunu alışkanlıklarından vazgeçirmek dünyanın en zor işlerinden biridir bilyorsunuz. Bir de o dönemde internetin olmadığını ve alınan kararların yayılmasının epey bir süre aldığını da hesaba katarsak epey bir karışıklık yaşanmış. Israrla 1 Nisan’da yılbaşını kutlamaya çalışanlarla bazıları dalga geçmeye ve onlara ‘Nisan Ahmağı’ lakabını takarak şakalar yapmaya başlamış.

Kaynağı ne olursa olsun tüm dünyaya yayılan bu günde şimdiye kadar duyduğunuz en ilginç Nisan 1 Şakası ne diye sorsak? İşte benim ilk üç favorim:

  • 2005 yılında Google tarafından Google Gulp adında bir içecek ürettikleri ve bunu içenin zeka seviyesinin yükselerek google’ı daha verimli kullandığı açıklandı. Açıklamaya göre, vücuda girer girmez DNA çözümlemesi yapan ve beyni optimize eden bu içecek tıpkı Gmail hesabı açmak gibi sadece birinin sizi davet etmesi yöntemiyle satın alınabiliyordu. Dört ayrı tatta piyasaya sürüldüğü belirtilen bu içecek için ebay’da sahte bir açık arttırma bile düzenlendi. Google’ın bu ürün için bulduğu slogan ise oldukça yaratıcı: Susuzluğunuzu bilgiyle yenin!
  • BBC 1957’de aşırı ılık geçen kış ve spagettilere saldıran böceklerin ortadan kalkması sayesinde, İsviçreli köylülerin ağaçlarından görülmemiş spagetti rekoltesi elde ettiği yönlü bir program yaptı. Tabi binlerce insan bunu nasıl yapacaklarını öğrenmeye çalıştı.
  • İngiliz gökbilimci Patrick Moore, 1976 yılı 1 Nisan 09.47’de Pluton Jüpiter’in arkasında geçerken sıradışı bir olay meydana geleceğini, gezegenlerin bu dizilişinin Dünya’nın çekim gücünü azaltacağını söylemişti. Tam bu anda sıçrayanların havada uçma hissini duyumsayacaklarını söyleyen Moore’un bu açıklaması binlerce kişi tarafından uygulanmıştı.

Bakalım bu yıl dünya nasıl şakalar yaşayacak…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Neden uyurken hapşıramıyoruz?

Hiç uyurken hapşırarak uyandınız mı? Eğer yanıtınız evetse bunu yaşayan çok az insandan birisiniz demektir. Çünkü genelde uyurken hapşırmayız.

Peki neden insanlar uyurken hapşırmazlar? Çünkü uyurken hapşırmaya neden olan sinirlerimiz de bizimle birlikte dinleniyordur da ondan. Aslında uzandığımızda brnumuzdaki mukozalar şiştiğinden toza karşı daha hassas oluruz. Ama derin bir uyku uyurken, özellikle de rüya görürken gözlerimizi kontrol eden kaslarımız dışındaki tüm kaslarımız adeta felç olur. Buna hapşırmamıza neden olan kaslarımız da dahil. Ama burun kanallarımızdaki sinirlerin uyarılması çok güçlüyse hapşırabiliyoruz. Çok ender görülen bu durumun bile sadece uykunun hafif aşamasında olduğunu belirtmekte fayda var.

Aman gözlere dikkat!

Bizimle birlikte uyuyup uyanan burun kanallarımızdaki sinirlerimizi uyaran ise çoğu zaman alerjik bir duyarlılık olsa da, toz, duman, parfümler, ani bir ışığa maruz kalma hatta seks sonrası gibi kişiye
göre değişen çok değişik etmenler olabiliyor. Hapşırırken ağzımızdan ve burnumuzdan verdiğimiz ani, irade dışı ve sesli nefesle beraber burundaki toz ve mikropları da dışarıya atıyoruz. Ama dikkat! Attığımız gözümüz de olabilir. Evet, gücü çok yüksek hapşırmalarda gözlerimiz dışarı fırlayabiliyor. Çünkü burun sinirlerimiz ile göz sinirlerimiz birbiriyle bağlantılı. Hapşırırken reflex olarak gözlerimizi kapamamızın nedeni de bu.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Gökten tekila yağacak!

Bilim yine yaptı yapacağını… Bu defa da bildiğimiz tekila yağdıran bir bulut yaratıldı. Evet yanlış duymadınız, tropikal tatillerin vazgeçilmez içkisi tekila.

Reklam şirketi LAPIZ tarafından Meksika Turizm Masası adına oluşturulan bu mekan içi bulutlar, Berlin’de bulunan bir sanat galerisi etkinliklerinin bir parçası. Ama çıkış noktası Mart ayı boyunca Almanya’da çok kötü giden hava. İnsanlara şunu demek istemişler: ” Madem Almanya’da hava bu kadar kötü, o zaman neden Meksika’ya tatile gitmeyelim?” Hatta sergiye gelen ziyaretçilere bu buluttan yağan tekilalardan ikram bile etmişler. Kulağa hoş geliyor değil mi?

Gelelim en önemli konuya. Bu bulut nasıl tekila yağdırıyor? Özel nemlendiriciler kullanılarak ultrosonik frekansta tekila titreştirilerek görülebilecek yoğunlukta bir sise dönüştürülüyor. Ardından bu sis yoğuşturularak sıvı hale getiriliyor ve yağmur damlaları halinde yağıyor.

E, öyleyse şerefe!

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Neden tokalaşıyoruz?

Bugüne kadar kaç defa tokalaştığınızı biliyor musunuz? Sayamayacak kadar çok değil mi? Peki neden tokalaşıyoruz? Tabi ki karşımızdaki kişiye saygı ve sevgimizi göstermek için.

Ama tokalaşmanın barış, dostluk ve güven kadar güç ile de yakından ilişkisi var. Eski çağlarda bir toplum liderine ilahi bir güç tarafından güç bahşedilmesi anlamında uzatılmış el figürü kullanılırmış. Mısır Uygarlığında ve Babiller’de otorite aktarımı bu şekilde uygulanıyormuş. Bugün bile vücut dili uzmanları tokalaşırken eli üstte tutup diğer eliyle karşısındakinin elini alttan da kavrayarak sıkıştırmayı bir egemenlik ve hakimiyet tavrı olarak yorumluyorlar.

Tokalaşmanın tarihinde savaş var

Bugünkü tokalaşmanın tarihi daha çok neredeyse herkesin silah taşıdığı Orta Çağ dönemine dayanıyor. Orta Çağ’da Avrupa’da feodal beyler bir araya geldiklerinde ellerinde bir silah olmadığını göstermek için boş ellerini uzatırlarmış. Hatta boş ellerini uzatmaları da yetmez, bir de bu elleri tutup boş olduğunu anladıktan sonra sallarlarmış ki giysilerinin kollarında bir silah saklamadıkları da kesinleşsin.

Tokalaşma Roma İmparatorluğu’nda İmparator Jül Sezar tarafından ilk kez kanun haline getirilmiş. Hatta solak olan Sezar’ın sağ elle tokalaşmayı kanun haline getirerek aslında çok kurnaz bir şekilde gizli düşmanlarına karşı kendini korumaya aldığı söyleniyor. Hakikaten ‘Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek’ gerekiyor değil mi… Ama düşmanlarında son derece zeki hamlelerle kendisini koruyan Sezar darbenin en yakınındaki Brütüs’ten geleceğini pek hesaplayamıyor. Diktatör de olsa sanırım her insanın yumuşak karnı sevgi…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Çimenler kokularıyla yardım çığlığı atıyor

Kendisiyle konuşulduğunda ya da okşandığında bir bitkinin daha çabuk ve çarpıcı renklerle büyüdüğünü muhtemelen duymuşsunuzdur. Ama bitkilerin yardım çığlığı attığını hiç duymuş muydunuz?

Hani yeni kesilmiş çimlerin kokusunu duyduğumuzda “Mis gibi çimen koktu” deriz ya, artık demeyelim. Çünkü bize tazelik ve ferahlık hissi veren o koku aslında çimenlerin zor durumda olduklarında saldıkları bir koku. Çimenler zor durumda olduklarını anlatmak için aslında bir yardım çığlığı gibi etrafa o kokuyu salıyorlar.

Bu koku ile çimenler sadece yardım çığlığı atmıyorlar aynı zamanda da inanılmaz bir şekilde yaralarını iyileştirip, olası yaralanmalara karşı da bünyelerini güçlendiriyorlar. Bu kokudan sorumlu olan ve her yeşil bitkide az ya da çok bulunan Yaprak Alkolü olarak adlandırılan cis-3-hekzen-1-ol molokülü çimin kesilen ya da ezilen yaralı yerlerinin daha çabuk kapanmasını sağlıyorlar. Ayrıca,yaraları dış etkenlere karşı koruyan bu moleküller sayesinde çimenlerin yaraları bakteriyel enfeksiyonlar ve mantarlardan korunuyor. Bu kimyasal salgıların bir kısmı da sağlam bölgelere giderek bu bölgelerin de hasara hazırlanmasını sağlıyorlar. Ne kadar müthiş bir sistem öyle değil mi?

Çok ender de olsa bazı insanlarda ağır yeşil ve çimen alerjisi olduğunu ve bu kokuyu aldıklarında bir kaç gün hayatın onlar için durduğunu da söylemeden geçmeyelim.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

En güçlü ağrı kesiciyi ağzımızda taşıyoruz!

Bildiğiniz en güçlü ağrı kesici nedir diye sorsam eminim bir sürü ilaç adı sayabilirsiniz. Ama o kadar da uzaklara gitmenize hiç gerek yok aslında. En güçlü ağrı kesici her an dilinizin altında…

Evet, insan tükürüğü opiorfin adı verilen ve morfinden altı kat daha güçlü bir ağrı kesici madde içeriyor.

Fransız bilim insanları genetiği insana yüzde 99 benzeyen farelerin ayaklarına enjekte ettikleri bu opiorfin maddesinin bazı antidepresanlar kadar etkili olduğunu görmüşler. Ayrıca bu maddenin depresyona karşı da etkili olduğu tespit edilmiş durumda. Üstelik de yan etkileri çok az. Ancak opiorfin tek başına çok da etkili olamıyor.

Tükürüğün içerdiği şaşırtıcı mucizeler bu kadarla da sınırlı değil. Yediğimiz yemeklerin tadını da ancak yiyeceklerin tükürüğümüz ile birleşmesinden sonra alabiliyoruz.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Ispanak yaprağı mini insan kalbine dönüştürüldü

Bilim insanları ıspanağı temel iskele yapısı olarak kullanarak insan kalbinin mini bir versiyonunu oluşturdular. Evet yanlış duymadınız, Ispanak… Tıpkı bir kalbin damarlarını andıran ıspanak yapraklarındaki damarlar, insan organı gelişimini sağlayacak kanı taşıyabiliyor.

Bilim insanlarının 3D baskı sistemiyle büyük boyutlarda bir insan dokusu oluşturduğunu biliyoruz. Ama doku sağlığı açısından çok önemli olan küçük boyutlu doku oluşturmak oldukça zordu. İşte bu zorluk ıspanak ile giderildi.

Çalışan bir insan kalbi kası inşa etmek için kullanılan ıspanak yaprağı sayesinde doku mühendisliğinde bir engel konumunda olan damar sisteminin geliştirilmesi için bir yol bulunacak. Bu çalışma
bir gün doku yenilenmesine yardımcı olabilecek. Böylece hasar görmüş organlar onarılabilecek.

Kısacası yakın gelecekte organ bağışı için donör olmaya veya bulmaya gerek kalmayacak.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr