Trump’ın çıkmasını önleyemediği kitap satış rekorları kırıyor

ABD Başkanı Donald Trump’ın siyasetteki ilk yılını anlatan “Ateş ve Öfke: Trump Beyaz Sarayının İçinden” adlı kitap satışa sunulduğu ilk gün adeta kapışıldı. Kitap, dış politikadan Beyaz Saray ekibi arasındaki anlaşmazlıklara, kritik konulardaki karar alma süreçlerinden Trump’ın akıl sağlığına kadar pek çok konuya yer veriyor. Ateşli tartışmaları da fitilleyen bu kitap ABD’de satışa çıktığı ilk gün olan Cuma günü çok satanlar listesinin birinci sırasına yerleşti. Birçok kitapçıda daha ilk günden bir kaç saat içinde kitap tükendi.

Kitabın yazarı Michael Wolff, Trump’a yakın görev yapmış veya halen görevde olan bir isim. Kitabını yazarken 200’e yakın isimle görüşmeler gerçekleştirmiş. Yazar kitabında Trump’ın başkan olmayı gerçekten istemediğini ve seçilmeyi beklemediğini” iddia ediyor.

Trump’ın akıl sağlığı başkanlığa uygun değil

Ama yazarın en ilgi çeken iddiası Trump’ın akli dengesinin başkanlık yapmaya uygun olmadığı. Kitapta Trump, “dış politika konularına ilgisiz”, “iç politik konularda takıntılı”, “ne düşündüğünü son ana kadar ilgili kişilere söylemeyen”, “televizyon izlemeye ve hamburger yemeye düşkün” biri olarak tanımlanıyor. Trump’ın Beyaz Saray’a yerleştikten sonra odasına iki yeni TV eklettiği, zehirlenme korkusundan dolayı uzunca bir süredir hazır hamburger menülerini seçtiği, yatağında saatlerce televizyon izlediği gibi birçok kişisel alışkanlık ve rutinleri kitapta yer alıyor.

Trump kitabın çıkışını engelleyemedi

Trump, twitter üzerinden yaptığı açıklamalarda “kitabın uydurma iddialarla dolu olduğunu” savunmuştu. Ayrıca akıl sağlığına yönelik iddiaları da reddederek, ABD’nin en iyi okullarından birine gittiğini, çok başarılı bir öğrenci olduğunu, milyar dolarlık işletmeler kurduğunu, televizyon dünyasında başarılı olduğunu ve ilk denemesinde ülkeye başkan seçildiğini dile getirmişti.

Trump’ın avukatları ise Başkan’ın onurunu zedelemek de dahil birçok ihlalden dolayı yazar ve yayınevi aleyhine dava açabileceklerini açıklamıştı.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Dünyanın en acımasız seri katili kadının bize söyleyecekleri var

Bugün Pazar ve güzel bir film izleyerek gününü değerlendirmek isteyenler için ABD’nin ilk kadın seri katili Aileen Wuornos’un yaşam hikâyesini anlatan ve ‘Cani’ olarak Türkçeye çevrilen ‘Monster’orijinal isimli filmi şiddetle öneriyoruz.

İnsan doğası ve katıksız kötülük ile ilgili yazılabilecek onlarca kitaba bedel bir film olan Cani ile yaşam mücadelesinde bedenini satmak zorunda bırakılmış bir kadının yaşadıklarıyla nasıl değiştiğine adım adım tanık oluyorsunuz. Değişen kadının yaptıkları ne derece korkunç ve kabul edilemez olursa olsun, ruhunuzun derinliklerinde o kadına asla kızamıyorsunuz.

Sinema Sanatının Zirvesi

Sinema dünyasının en güzel kadınlarından olan Charlize Theron’a En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ı kazandıran film koşulların insanların görüntüsünü ne kadar değiştirdiğine de çok iyi bir örnek sunuyor. Sırf bu rolü için 20 kilo alan ve vücudu gibi tüm yüz ifadeleri de değişen Theron’u tanımak neredeyse imkansız.

Biraz rahatsız edici olsa da insanoğlunun kötü doğasına çomak sokan ve toplumsal eşitsizlik yarasını kanatan ‘Cani’ mutlaka izlenmeli.

Cani mi kurban mı?

Aileen Wuornos, 1989-1990 yılları arasında cinsel ilişkiye girdiği bazı kişileri öldürdü ve cesetlerini ormanda sakladı. 7 kişiyi öldürdüğü iddia edilse de, iki kişinin cesedi bulunamadığından 5 kişiyi öldürmekten yargılandı. Hakkında verilen ölüm kararını duyunca, “Ben masumum. Umarım size de tecavüz ederler bok çuvalları” diye bağırdı. Wuornos, 9 Ekim 2002 Çarşamba günü idam edildi.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Şiirin aykırı ve uçarı abisi: Cemal Süreya


Türk şiiri denilince ilk akla gelen isimlerdendir Cemal Süreya. Ve baştan ayağa ilginçlikler abidesidir desek abartı olmaz.

Asıl Adı Cemalettin Seber olan şair, çocukken tüm büyük yazarların üç ada sahip olduğunu keşfetmişti. O da ilk adını Cemal olarak kısaltıp ikinci bir ad olarak kendisine Süreyya ismini aldı. Daha sonra ikinci adındaki ‘y’lerden birini bir iddia sonucu kaybetti.

Cemal Süreya’nın şiirde ilk ilham perisi annesinin anlattığı Kerem ile Aslı hikayesiydi. Annesini çok küçük yaşta kaybeden şair, kendisini derinden etkileyen bu durumu, “Küçük kalbimdeki kuş ölmüştü.” diye ifade etti. Üvey annesi ise şairi sürekli dövdü, yemeğine cam kırıkları karıştırdı ve hatta bir keresinde onu zehirlemeye kalkıştı.

Bir Dersim sürgünü olan şair, belki de bu nedenle yaşamı boyunca yerleşmekte zorlandı. Şair tam 29 farklı eve taşındı.

Kadınları çok sevdi

Ama üvey annesinin bu caniliği onun kadınları çok sevmesine engel olamadı. Hatta sevdiği kadını beğenmeyen arkadaşlarına küserdi. Kadınları çok sevdiğini ve bir daha dünyaya gelse ve bu defa kadın olarak gelse kesinlikle eşcinsel olacağını bir şiirinde belirtti. Ayrıca kadınların ağzından kendi kendine mektuplar yazmaktan da geri kalmadı.

Beş kez evlenen şairin en büyük aşkı ise bir başka edebiyat dehası olan Tomris Uyar’dı. Bir kavga sonrası tüm mektuplarını yaktığı Tomris ile ilişkisini bitirdikten sonra onunla gittiği hiçbir mekâna adımını atmadı.

Sigara tutkusu imzaya yansıdı

Tam bir sigara tiryakisi olan şair çorbayı bile sigara ile birlikte içerdi. Bir de ünlü imzasında da bu görülür. İmzayı yan çevirdiğinizde sigara içen, şapkalı bir adamın profili karşınıza çıkar.

Papirüs için Chevroletini sattı

Edebiyat dahisi Cemal Süreya, edebiyat dergisi Papirüs’ü çıkartabilmek için Chevrolet arabasını satar. Sadece gürültülü ortamlarda şiir yazabilir. Ama yazdığı şiirlerin her bir dizesi aforizma olan şairin başı sayılarla dertteydi. Hatta saatin kaç olduğunu anlamayı ancak 5. sınıfta kafasında oturtabildi.

Şairin ölümü ise hem ilginç hem de acı… Çok sevdiği amcasının adını verdiği oğlu Memo tarafından ağır şekilde darp edilen şair, hastalık ve üzüntü sonucu birkaç gün sonra 9 Ocak 1990’da 59 yaşında öldü.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Neden tokalaşıyoruz?

Bugüne kadar kaç defa tokalaştığınızı biliyor musunuz? Sayamayacak kadar çok değil mi? Peki neden tokalaşıyoruz? Tabi ki karşımızdaki kişiye saygı ve sevgimizi göstermek için.

Ama tokalaşmanın barış, dostluk ve güven kadar güç ile de yakından ilişkisi var. Eski çağlarda bir toplum liderine ilahi bir güç tarafından güç bahşedilmesi anlamında uzatılmış el figürü kullanılırmış. Mısır Uygarlığında ve Babiller’de otorite aktarımı bu şekilde uygulanıyormuş. Bugün bile vücut dili uzmanları tokalaşırken eli üstte tutup diğer eliyle karşısındakinin elini alttan da kavrayarak sıkıştırmayı bir egemenlik ve hakimiyet tavrı olarak yorumluyorlar.

Tokalaşmanın tarihinde savaş var

Bugünkü tokalaşmanın tarihi daha çok neredeyse herkesin silah taşıdığı Orta Çağ dönemine dayanıyor. Orta Çağ’da Avrupa’da feodal beyler bir araya geldiklerinde ellerinde bir silah olmadığını göstermek için boş ellerini uzatırlarmış. Hatta boş ellerini uzatmaları da yetmez, bir de bu elleri tutup boş olduğunu anladıktan sonra sallarlarmış ki giysilerinin kollarında bir silah saklamadıkları da kesinleşsin.

Tokalaşma Roma İmparatorluğu’nda İmparator Jül Sezar tarafından ilk kez kanun haline getirilmiş. Hatta solak olan Sezar’ın sağ elle tokalaşmayı kanun haline getirerek aslında çok kurnaz bir şekilde gizli düşmanlarına karşı kendini korumaya aldığı söyleniyor. Hakikaten ‘Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek’ gerekiyor değil mi… Ama düşmanlarında son derece zeki hamlelerle kendisini koruyan Sezar darbenin en yakınındaki Brütüs’ten geleceğini pek hesaplayamıyor. Diktatör de olsa sanırım her insanın yumuşak karnı sevgi…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr