Yüzyılın en büyük dümeni: Su Şişeleri

Herkesin kolayca ve bedava ulaşması gereken suya her yıl 100 milyar dolar ödediğimizi biliyor muydunuz? Doğada özgürce akan suya el koyup plastik ambalajlara doldurarak satmak bu yüzyılımızın en büyük sahtekarlıklarından biri.

İlk şişelenmiş su 1760 yılında ABD’nin Boston kentinde satıldı. Mineral su olarak satılan bu suyun terapik etkisi esas amaçtı. Ve bu zamanla yaygınlaşarak tüm dünyayı sardı. Bugün dünyada insanlar her yıl yüzde 10 daha fazla ambalajlanmış su içiyorlar.

Satın aldığımız sular musluk suyu mu?

Peki bu kadar devasa bir ticari alan haline getirilmiş su pazarında verdiğimiz onca paraya değiyor mu? Yani kucak dolusu para verdiğimiz ambalajlanmış sular gerçekten musluk suyundan daha mı iyi? Sağlığımıza olumlu etkileri oluyor mu? Türkiye’de bu soruya net bir yanıt verebilmek mümkün değil. Ama ABD’de yapılan araştırmalar satılan suların yarısının musluk suyu olduğunu ortaya çıkarmış. Bu nedenle de 2007 yılında Nestle ve Pepsi su şişelerindeki logoları bu konuya vurgu yapacak şekilde değiştirme ihtiyacı duymuş…

Durun hemen sinirlenmeyin. Çünkü musluk suyu ambalajlanmış sudan çok daha sık kontrol ediliyor. Ayrıca su şişelerinin petrolden yapıldığını ve petrol kullanımının çevreye verdiği zararı da hesaba katmak gerekiyor. Tabi bir litre suyu ambalajlamak için 1.39 litre su kullanılarak israf edildiğini de hemen eklemeliyiz.

Tüm bunları düşündüğümüzde su satın alımı konusunu bir kez daha ve dikkatlice düşünmekte yarar var…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

22 yaşındaki genç, Okyanusları plastiklerden kurtaracak

Okyanuslarda 5 trilyon plastik atığın yüzdüğünü biliyor muydunuz? Bu son derece rahatsız edici bir gerçek ve bir şeyler yapılması gerekiyor.

22 yaşındaki Hollandalı genç Boyan Slat da aynı şekilde düşünmüş ve kendisinin bile tahmin edemeyeceği büyüklükte bir başarıya imza atmış. Henüz 18 yaşındayken kurduğu şirket ile yeni bir proje geliştirmiş. Bu proje, şimdiye kadar denizleri temizlemekte kullanılan yorucu, masraflı ve az sonuç alıcı yöntemleri basit bir yöntemle yerle bir edeceğe benziyor.

Basit olan en zor olandır

Delft Teknoloji Üniversitesinde En İyi Teknik Tasarım ödülünü kazanan bu yöntemle, denizde akıntıların yoğun olduğu noktalarda bariyer oluşturulacak ve plastik atıkların bu bariyere gelip takılarak birikmesi beklenecek. Biriken plastikler de kolayca toplanarak geri dönüşüm merkezlerine aktarılacak. Ayrıca denizdeki doğal yaşama da hiç bir zarar verilmemiş olacak.

Boşuna, “Basit olan en zor olandır” denilmiyor demek ki…

Proje bu yıl gerçekleştirilecek

Şimdiye kadar sadece bir fikir olan bu yöntem bu yılın sonuna kadar ilk kez uygulanacak. Proje için şimdiye kadar toplanan bağışları 31.5 milyon dolara ulaştı. İlk uygulama noktası olarak da akıntının ve kirlenmenin en yoğun olduğu Hawai ile California arasındaki yaklaşık 3.5 milyon kilometrekarelik bir alan tespit edildi.

Bağışlar dışında projeye finansal destek ile ortak olacak isim ise hiç de yabancı değil. Facebook’un ilk dışardan yatırım ortağı, Paypal kurucusu ve Silikon Vadisi sermayedarlarından Peter Thiel.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Sıla hasreti çekenlerin posta ulakları: Allı Turnalar


Her türküde istisnasız nazlı yare selam götüren, arada da özlem duyulan memleketin şekerini, kaymağını balını sipariş eden “Allı Turna”nın Flamingo olduğunu biliyor muydunuz? Sıla hasreti çekenlerin posta ulağı olan bu harika göçmen kuşu daha yakından tanımaya ne dersiniz…

Uzun ve ince bacaklarla boyna sahip olan bu su kuşları, isimlerindeki ‘allı’ tanımını kırmızının tonlarında olan renklerinden alırlar. ‘Nasıl olur, ben beyaz flamingolar gördüm, peki onlar neyin nesi?’ derseniz, ona da bir açıklamamız var; Flamingolara kırmızı rengi besinlerle aldıkları ve fotosentez için önemli bir pigment olan karoten verir. Özgürce uçup beslenen flamingolar karoten içeren besinleri bulup yedikleri için renkleri kırmızı ve kırmızının tonlarında olur. Ama flamingoları esaret altında tutup da ne yiyeceklerine insanoğlu karar verdiğinde bu besinleri alamadıkları için tüyleri de beyaz olur. Ayrıca tüylerindeki kırmızı renk tonları da yedikleri yiyeceklerin içerdiği karotin miktarına göre değişir.

Flamingoların ‘kızı’l menüsü…

Flamingolar kıvrık gagalarıyla yiyecekleri en dip köşe bucaktan dahi kolayca çıkarabilirler. Gagalarının üst kısmıyla da su veya çamurdan çıkardıkları yiyecekleri filtreler. Tuz gölleri ya da alkalik içerikli göller gibi sıra dışı ortamları tercih eden flamingoların yiyecek menüsünü genelde yengeç, karides, artemia gibi eklem bacaklı hayvanlar, karınca larvası ve yosun oluşturur.

Flamingoları görmek için Denizli’ye gidilebilir

Türkiye’de flamingoları en iyi gözlemleyebileceğiniz yerlerin başında Denizli ili Çardak ilçesi sınırlarında bulunan Acıgöl geliyor. Buraya gidip de  gördüğünüz flamingolardan bazılarının neden tek ayak üstünde durduklarını merak edebilirsiniz. Bunun nedeni cezalı olmaları ya da ayaklarını sırayla dinlendirmeleri değil, tek ayak üzerindeyken daha az ısı kaybettiklerinden vücutlarını daha sıcak tutabilmeleridir.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Plastik yiyen tırtıllar atık sorununa çare olacak


Doğada çözünmesi yüzyıllar süren plastik atıklar en büyük çevre sorunlarının başında geliyor. Çevre kirliliğinin yanı sıra doğadaki canlılara da zarar veriyor. Ama artık bu soruna da son derece doğal bir çözüm ufukta.

Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacılar, arı kovanlarındaki balmumunu yiyen güve larvalarının aynı şekilde plastikleri de yiyip sindirebildiğini keşfetti. Tırtıl şeklindeki bu larvaların bir başlangıç noktası oluşturabileceği ve larvaların bu özelliklerinin arkasındaki kimyasal gizemin çözülerek plastik atık sorununu en aza indirilebileceği düşünülüyor.

Bilim insanları bu tırtıllarda bulunan mikropların yanısıra kendisinin de plastiği yoketmede rol oynayabileceğini düşünüyor. Plastik bir torbanın tabanını bir saat gibi bir sürede yiyip yutan tırtılların sindirimindeki kimyasal süreç belirlenebilirse, denizleri, nehirleri ve etrafı kirleten plastik atıkların yönetimi de çok daha kolay olabilecek.

Şimdilik bilim insanları bu buluşlarının patentini almışlar. Şimdi bu buluşlarını geliştirmelerini beklemek gerek. Tabi beklerken ve sonrasında da mutlaka plastik atık konusunda hassas davranmayı elden bırakmamaya özen göstererek…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Tuvaletsizlik nedeniyle ölümler biraz olsun azalacak

Bir insanın ne kadar temiz olduğunu anlamanın en sağlam yöntemlerinden biri tuvaletine bakmaktır. Tabi tuvaleti varsa. Ne demek tuvaleti varsa diyebilirsiniz, ama dünyada 2.4 milyar insanın tuvalet erişimi yok. İlginç bir ironi ama dünyada akıllı telefon sahibi olan insan sayısı da 2.4 milyar…

Hiç de hijyen olmayan bu gerçeklik dünya genelinde her yıl 1.7 milyon insanın ölümüne neden oluyor. Üstelik bunların üçte birini beş yaşın altındaki çocuklar oluşturuyor.

Bill Gates Vakfı harekete geçti

Tüm bu nedenlerden dolayı Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in kurduğu vakıf harekete geçerek, sadece 1.5 dolara malolan plastik tuvaletler tasarlayıp üretti. SaTo Pan adı verilen bu basit, ucuz ve kurulumu çok kolay tuvaletler, alt kısımlarında bulunan ağırlığa son derece hassas kapakları sayesinde dışkı aşağıya düşüp örtülüyor. Böylece koku ve görüntü kirliliğinin önüne geçildiği gibi, böcekler ya da sineklerin konması yoluyla yayılan hastalıkların da önüne geçiliyor.

Vakıf şu ana kadar 14 ülkeye bu tuvaletlerden bir milyonun üzerinde bağış yaptı. Bangladeş, Uganda, Haiti, Malawi, Nepal, Nijerya ve Filipinler’de 800 bin tuvalet kullanılmaya başlandı.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Eşek arılarının yuvaları birer sanat eseri!

Eşek arılarının yuvalarını ağacı çiğneyip tükürükleriyle sağlamlaştırdıkları odun hamurlarıyla inşa ettiklerini biliyor muydunuz?

Eşek arılarının bunca zahmetle kurdukları ve çoğunlukla sadece bir sezon kullandıkları bu kovanlar, genellikle bir basket topu büyüklüğünde oluyorlar. Ama bazen de bir buzdolabı büyüklüğünde olabiliyor.

Bu yuvalar kazara çok ilginç şekiller de alabiliyor. Hatta bazı doğa dostu insanlar bu terk edilmiş yuvaları evlerinde ahşap dekor olarak kullanıyor. Ancak bunun kesinlikle yuvanın tam olarak terk edilmiş olduğundan ve yumurta bırakılmamış olduğundan emin olunduktan sonra yapılması gerekiyor. Aksi taktirde, oda sıcaklığında uyanan ve kabuklarından çıkan eşek arıları evde terör estirebilir.

Fotoğrafta görmüş olduğunuz yuva ise oldukça ürkütücü bir mask şeklini almış, belki de eşek arılarının bu güne kadar yaptıkları en yaratıcı yuvalardan biri. Umarım bir gün böyle ilginç eski bir eşek arısı yuvasına rastlarız ve evimizin bir köşesine koyarız…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Sebze atıklarından plastik üretildi


Petrol yerine doğal ürünlerden yapılan ve çevreye hiç bir zararı olmayan, doğada tamamen çözünebilen poşetlerle alışveriş yapmayı kim istemez…

Bu konuda şimdiden hayli yol katetmiş olan İtalya’da, Avrupa araştırma projesi kapsamında bilim insanları, lif ve protein yönünden zengin sebzelerin atıklarını özel bir yöntemle işleyerek biyo plastik üretmeyi başardı.

Fasulye, bezelye ve mercimek gibi sebze atıkları işlendikten sonra ayrıştırılan protein biyo plastiğin temel bileşeni olarak kullanılıyor. Böylece bir yandan petrolün çevreye verdiği zarar önlenirken, diğer taraftan katı atık sebzelerin geri dönüşümü sağlanıyor.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Bir lokma su yer miydiniz?

Bir lokma su yer miydiniz? Ooho daha neler! demeyin…

İçme suyu piyasasında bize ‘Ooho!’ dedirtecek bir gelişme ile karşı karşıyayız. Evet, kelimenin tam anlamıyla böyle. ‘Skipping Rocks Labs’ isimli Londra merkezli bir inovasyon şirketi, deniz yosunlarını esas alarak geliştirdiği teknoloji ile Ooho! adı verilen küçük su küreleri üretti.

Pet şişelerin pabucunu dama atacak bu su küreleri, tamamen doğal olan su yosunundan üretilen ince bir zar ile kaplı. Buz halindeki su eridikçe, küreyi oluşturan ince zar bozulmadan jelatin formunda kalarak suyu saklıyor. Böylece bu bir lokmalık su kürelerini ağzınıza atıp susuzluğunuzu giderebiliyorsunuz. Üstelik isterseniz zarını da afiyetle yiyebiliyorsunuz. Hiç bir zararı olmadığı gibi, yararı var.

Ucuz ve çevre dostu

Ooho’nun avantajları bununla da sınırlı değil. Plastikten daha ucuz, beş kat daha az çevreyi kirletiyor ve 9 kat daha az enerji harcanarak üretilebiliyor.

Ayrıca, bu jelatin zar sadece suyu da değil, meyve sularını da saklayabiliyor. Böylece rengarenk lokma kürecikler hem gözümüzü hem de midemizi doyuruyor.

Her yıl ortalama 35 milyar pet şişenin çöpe atıldığını ve bunun sadece yarısının geri dönüştürüldüğünü düşünürsek bu çok önemli bir gelişme. Üstelik plastik içindeki sağlığa zararlı bileşimlerin, hele de güneş ışınlarına maruz kaldığında çok daha zararlı olduğunu biliyoruz. Ama önce bu su kürelerinin seri üretime geçmesi gerekiyor. Şimdilik su küreleri sadece düzenlenen fuarlarda sergileniyor.

Tabi gönül isterdi ki doğanın bize verdiği suyu olması gerektiği gibi, kaynağından, temiz ve parasız içebilelim…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

Mısırdan ve pamuktan üretilen bir ayakkabı giymeyi ister miydiniz?

Mısırdan ve pamuktan üretilen bir ayakkabı giymek güzel olmaz mıydı? Hem de Reebok marka…

Reebok, tabanı petrol ürünleri yerine mısırdan, üst kısmı da pamuktan oluşan bir ayakkabı yaptı.

Reebok tabiki yediğimiz mısırı değil, endüstriyel amaçla üretilen mısırı kullanıyor. Kurutulan olgun mısır koçanları kaynatılıp farklı mikroorganizmalar ile mayalandırılıyor ve Susterra adlı bir malzeme oluşturuluyor. İşte ayakkabı tabanında bu malzeme kullanılıyor.

Eskiyen ayakkabı doğada tamamen çözünüyor

Bu ayakkabılar şirketin ürettiği diğer ayakkabıları kadar dayanıklı. Üstelik eskiyip atıldıklarında doğada kendi kendilerine çözünüyorlar. Yani ayakkabınız eskidiğinde bahçenize atıp onu gübre yerine kullanabileceksiniz.

Kulağa çok hoş gelen bu doğa dostu ayakkabıların tek handikabı üretilme süreçlerinin pek de doğa dostu olmaması. Şirket şimdi çalışmalarını bu süreci daha doğa dostu hale getirmek için yoğunlaştırıyor.

Ama bu ayakkabıyı giyebilmek için biraz daha beklemek zorundayız. Reebok’un ‘Gelecek Takımı’nın 5 yıl üzerinde çalışarak geliştirdiği bu parlak buluşun, bu yılın sonlarında satışa sunulması bekleniyor.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr

İnsanoğlu kayayı sıkıp gazını çıkarıyor!

Modern dünyada kimsenin bir beş dakika da olsa elektriksiz kalmaya tahammülü yok. Çünkü yaşamın her alanı elektrik ile yakından bağlantılı. Bağımlısı olduğumuz telefonlar ve televizyonlardan tutalım da, ısınma veya yemek için dahi elektriğe ihtiyaç duyuyoruz.

Elektrik üretiminde ise doğalgazın önemli bir rolü var. Mesela geçen yıl Türkiye’de üretilen elektriğin yüzde 33’ü doğalgaz yakıtlı elektrik santrallerinde üretildi.

Dünya genelinde başta elektrik üretimi olmak üzere birçok alanda kullanılan doğal gaza olan talep de haliyle arttı. Bu nedenle insanoğlu toprak üzerinde varolan doğal gaz kaynaklarını neredeyse bitirdi. Şu anda denizlerde keşfedilen büyük doğal gaz yatakları gündemde. Bir de bunun dışında son derece sıradışı bir kaynak daha keşfetti insanoğlu: Kayaç gazı.

Su içmek yerine gaz koklar mıydınız?

Türkiye’de daha çok kaya gazı diye bilinen bu gaz, deyim yerindeyse kayayı sıkarak çıkartılıyor. Bir haznede toplanan doğal gaz yatakları tükendiğinden, insanlar artık kayaç adı verilen sert toprak katmanları arasına sızan doğal gaza gözlerini dikti. Bu gazı çıkarmak için de  toprağa önce dikey, sonra da yatay sapladıkları sondaj borularına tonlarca su basarak yarattıkları şiddetli bir titreşimle gazı harekete geçirip yine bu borularla yukarı çekiyor.

Ancak hidrolik kırılma adı verilen bu sondaj yönteminde, istenilen basıncı içine birçok kimyasal karıştırılan tonlarca su ile yapıldığından çevre açısından son derece tehlikeli. Zaten su kaynakları kısıtlı bir dünyanın suyu böylesine hoyratça kullanılması yetmiyormuş gibi, bir de kimyasal ile tüm doğanın dengesi de bozuluyor. Bir de bu titreşimin tetiklediği küçük ölçekli depremler de cabası…

O zaman insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Su içmek yerine gaz koklar mıydınız?

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this pageShare on Tumblr